WILLIAM (1)

Helikopterin sesine bir türlü alışamamıştı ve alışamayacak gibi görünüyordu bu gidişle. Aslında o daha çok, havada durma hissinden hoşlanmıyordu. Uçakta bu bir derece daha az hissediliyordu ama helikopterde çok bariz bir şekilde havada olduğunuzu anlıyordunuz.

Helikopterin üstünün küllerle dolu olduğunu görebiliyordu, en azından camdan  bakmak imkânsızlaşmıştı. Navigasyonla arası pek iyi değildi, coğrafyası da en zayıf olduğu yöndü zaten eski dünyada. Ama yaklaştıklarını hissediyordu, zaten bir süre sonra da berbat bir aksanı olan Arap tercümanı geldiklerini belirtti.

“Suudi Arabistan’a hoş geldiniz…” dedi tane tane İngilizcesiyle tercüman. Ellerinde  İngilizceden az buçuk anlayan bir kişi vardı, o da Aber’di. İsmi ilginç geldiğinden ona anlamını sorma gafletinde bulunmuştu. Bir saatin ardından Hz. Musa’nın akrabalarından biri olduğunu kısmen anlayabilmişti. Başkası ona Aber ne demek diye sorarsa Hz. Musa’nın torunu diyecekti, yüksek ihtimalle de doğruydu. Ama zaten kimse onu bunu sormayacağından sıkıntı da yoktu.

“Batık bölgeye yaklaştık mı?” diye sordu William tercümana.

“Evet, krater az ileride,” diye yanıt verdi Aber ve daha sonra fısıltıyla: “Kıyamet alameti, bunu herkes bilir,” dedi çok gizli bir bilgiyi veriyormuşçasına. William gülümsemekle yetindi. Arap yarımadasında bir bölgede nedensiz yere çukur oluşacağı, İslam dininde Kıyamet alametlerinin en önemlilerinden biriydi. Bu bilginin yarattığı korkuyu tahmin etmek güç değildi. Kratere yaklaştıkça da bunu açıkça görmeye başladılar. Bu bölgelerde hayatta kalmayı başaran insanların neredeyse tamamı kraterin etrafında toplanmışlardı ve inançlı bir şekilde ölmek için kıyamet hazırlıklarını yapıyorlardı.

“Sen inanma,” dedi darılarak Aber ve dışarıdaki gökyüzünü gösterdi. Sürekli simsiyah bulutlarla kaplıydı. “Duman. O da alamet.”

“O halde ben bir gözümü kopartayım da Deccal’i aramakla fazla zaman kaybetmeyin,” diye alay ederek konuştu William. Bu saçmalıklara zaman ayıramazdı. Aber’in inançlarına saygı duyuyordu ama buraya niçin geldiğini de kendisine hatırlatmak istiyordu.

“Ben bir bilim adamıyım Aber. Kusura bakma ama senin kadar kesin konuşamam. Kanıt bulmam gerekiyor.”

Helikopter yavaşça alçalmaya başlamıştı. William işte bu anı bekliyordu. Aber de arkasında konuşmadan indi.

“Kâfir,” diye içinden söylendiğini William duyabiliyordu, Aber ile arasının artık eskisi gibi olmayacağı belliydi.

Krater kocamandı, oluşan boşluk ise derinlere kadar gidiyordu. Her taraf küçük büyük kaya parçalarıyla doluydu. Dağlar tuzla buz olmuştu sanki burada. Hemen yerden toprak numunesi toplayarak işe başladı, ardından da Aber’e yerde gördüğü taşlardan birkaç tane toplamasını rica etti.

Eline aldığı taşlardan birini incelerken aslında onun ne olduğunu biliyordu: “İridyum.”

Ağır olan taşları toplamasına yardım etmek için Aber’in yanına gitti ve krateri göstererek: “Bu bir kıyamet alameti değil. Sadece devasa bir meteor… Bundan 65 milyon yıl önce dinozorların soyunu yok ettiği düşünülen cinsten hem de.”