POYRAZ (1)

Artık bu tür hesaplamaları yapacak kadar beynini yoramadığından, kaç zamandır yürüdüğünden emin değildi Poyraz, bu bile aslında artık dinlenmesi gerektiğine işaret ediyordu ama o kararlıydı, bu kadar yolu geldikten sonra dinlenemezdi. Hem tehlikeli olurdu, hem de kimseler tarafından fark edilmek istemiyordu dost ya da düşman olsun. Ayaklarının ağrıdığını hissediyordu bayağı yoğun bir şekilde ama bedenine söz dinletmenin bir yolunu bulmuştu. Bedeni ne kadar ağrıyla sızıyla pes dedirtmeye çalışsa da o beyinle ilgileniyordu sadece, hayallere dalıyor, saçma sapan konular açıp, saatlerce kendi kendine felsefi tartışmalar yapıyordu zihninin derinliklerinde. Bu şekilde uzun bir süre bedenini umursamadan yol alabiliyordu ama ne zaman dinleneyim artık dese, bedeni ağrıdan sızıdan uyutmayarak bedelini ödettiriyordu.

Karanlık pek bir engel teşkil etmiyordu. Gözleri tamamen bu yenidünya düzenine adapte olmuştu. Bu yeni düzeninde ancak karanlığı seven ve onu lehine çevirebilen canlılar ayakta kalacaktı, o da bu canlılardan biri olmaya yemin etmişti. Bir yandan çantasını karıştırırken karanlığı dostu bilen keskin gözleriyle yolun ilerisine bakıyordu. Yol dediği de aslında artık bir patikadan farksızdı. Binaların çoğunun iskeleti kalmıştı sadece ve tahmin edildiği üzere etrafta hiç ağaç yoktu artık. Bu şehirde yaşayan kimse de kalmamıştı. Yine de bu, güvende olduğu anlamına gelmiyordu. Karanlık ve sessizlik çoğu zaman aldatıcı ve sinsi birer düşmana dönüşmekte ustalardı ne de olsa.

Çantasından, yarısını sonraya bıraktığı yemeğini çıkartmıştı. En sonunda diğer yarısını yeme vakti gelmişti midesinden çıkan seslere bakılırsa. Bu virane haline dönüşmüş şehre adım atmadan önce bataklığa dönüşmüş yollardan geçmiş ve orada birkaç tane kurbağa yakalamayı başarmıştı. Kurbağaları seviyordu çünkü bu yeni düzene en çok adapte olmayı başaran canlılar onlardı. Tabii bir de fareler ve hamamböcekleri vardı, ama onları pek sevmezdi. Kurbağaları güven içinde yiyebiliyordu, ama diğerlerinin bulaştırabileceği hastalıkları düşündüğünde güven verici bulmuyordu.

Buralarda ateş yakmayı pek arzu etmediğinden, yakaladığı kurbağaları şehrin dışında keşfettiği bir mağarada kısa süreli konakladığı zaman pişirmişti. Aslında mağara ufak olsa da kalınabilecek kadar konforluydu ama onun acelesi vardı. Ne olursa olsun daha fazla dinlenemezdi.

Bir taraftan kurbağasının tadını çıkartmaya gayret gösterirken bir taraftan da nerede olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Artık çantası da ağır gelmeye başlamıştı, hiç dinlenmeden, sırt çantasıyla kaplumbağadan farksız olarak kaç zamandır yürümekteydi. Yürümek ve nefes almak dışında bir eylemde bulunması -bu durumda o eylem yemek oluyor- bedeninin yorulduğunu iyice fark etmesine yol açmıştı. Başının döndüğünü hissediyordu zaten uzun zamandır, yine de zihnini başka şeyler düşünerek oyalamaya çalışmıştı ve bayağı bir zaman da işe yaramıştı bu oyalama taktiği.

Karanlık sorun olmuyordu artık, aydınlanma insanoğlunun lüks bir ihtiyacı olmuştu ne yazık ki bu devirde çünkü gökyüzü daima kapalıydı siyah bir bulut kümesiyle ve güneş yüzünü hiç göstermiyordu. Bunların nedenini bile zar zor hatırlıyordu aslına bakılırsa, bu felaketin başlangıcının bundan birkaç ay öncesi olmasına rağmen.

Boğazını tuttu farkında olmadan, çünkü acı bir şekilde unutamadığı tek detay bu felaketin öncesinde boğazına geçirdiği iple sallanıyor oluşu ve ölmesine ramak kaldığıydı. Bu felaket büyük çapta fırtınalar ve volkanik patlamaların haricinde depremleri de içeriyordu ve intihar etmekte olduğu anda içinde bulunduğu binanın pek sağlam olmaması neticesinde boğazındaki iple beraber yıkılan binada mahsur kalmıştı. O süreçte de intihar etmek yerine yenidünya düzenine adapte olabileceğini fark etmiş ve her şeye yeniden başlamak için enkazın içinde kurtulacağı anı beklemişti. Onu kurtaran elin beş yaşında, her zaman gülen bir kıza ait olacağını nereden bilebilirdi ki? Şimdi yollarda sırf onun gülümsemesini tekrar görebilmek için günlerdir yürüyordu.

Eski püskü bir haritada işaretlenen yere geldiğini anladığında dizleri üzerine çökmüştü ve artık sırt çantasını çıkartarak bir süre bedenine dinlenme izni verebileceğine karar vermişti. Şimdi sadece bekleyecekti, çünkü hiç dinlenmeden buralara kadar gelmiş, belki de vaktinden çok önce varmıştı işaretli yere. En azından o sözünü tutmuş, sırt çantasıyla beraber işaretli yere gelmeyi başarmıştı.

İşaretli yer şehrin zamanında işlek olan bir caddesinde, zamanın ünlü bir bankasının önüydü. Bir aralar bu bankaya çok sık gelmişti borçları sebebiyle. Kaç kere icrayı ucu ucuna atlatmıştı ve kaç defa kredi çekmesi gerekmişti. O günler geride kalmıştı ve şimdi bu zamanın ünlü bankası da karanlık bulutların altında çürümeye mahkûm edilmişti diğer tüm binalar gibi. Yine de daha modern bir yapıda olduğu için daha sağlam çıkmış gibi görünüyordu yanındakilere göre. En azından depremlere karşı bina iyi dayanmıştı gözlemlediği üzere.

Bu şehre gelmekle doğru olanı yaptığına bir türlü ikna olamıyordu. Bir tarafı sürekli  diğerleri gelmeden kaçıp gitmesini söylüyordu. Buradan sağ salim çıkması imkânsızdı. Bu şehrin buluşma noktası olarak seçilmiş olma nedeninin, şehrin onlar tarafından ele geçirilmesi  olduğunu bilecek kadar parçasıydı bu yeni düzenin.

Motosiklet sesiyle kendine geldi ve kötü düşünceleri zihninden uzaklaştırdı. Baş ağrısını daha katlanılmaz hale getirmekten başka bir işe yaramıyordu bu tür düşünceler. Hem artık buraya kadar gelmişti, geriye dönmesi düşünülemezdi bile.

Eskiden motosikletlerden anlamazdı, ona göre hepsi aynıydı. Ama şimdi hayatta kalmak için her konuda kendini yetiştirmeye çalıştığından, az buçuk bu işten de anlar olmuştu. Motosiklet neredeyse hiç hasara uğramamış, düz vites, lacivert renkte ve standart tipteydi.Aracın silindir hacminin 600 cc, motor gücünün 98 hp olduğunu bile biliyordu. Bu bilgiler şu an için neye yarayacaktı pek bilmiyordu ama bu tarz bilgileri hala hatırlıyor olması memnuniyet verici gelmişti o anda ona.

Ayağa kalktığında motosikletin sesine odaklanarak başının döndüğünü bedenine hatırlatmamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı bu konuda. Neyse ki sırt çantasını yere koymuştu, o yüzden dengesini sağlamakta pek sıkıntı yaşamamıştı. Motosiklet önünde durana kadar da kıpırdamamaya gayret etti. Sürücü kask takacak kadar güvenliğe önem veriyordu. Zaten kıyafetlerine ve sahip olduğu motosiklete bakıldığında,  bu yeni hayatta uzun bir süre daha nefes almayı başaracak olan kişiler arasında kendine garantili bir yer bulduğu anlaşılıyordu.

Keçi sakalı ve yerli kabile liderlerini andıran, güzelce bakımı yapılmış atkuyruğu saçı vardı ama yüzünün diğer bölgelerini özenle tıraş etmiş görünüyordu. Hatta favorileriyle bile epey uğraştığı fark ediliyordu. Karşısındaki bakımdan anlayan biriydi belli ki. Kaskını çıkarttıktan sonra ciddi yüzüne en ufak bir gülümseme kondurmadan ilerledi. Gözleri sırt çantasının üzerindeydi. Bu da fark edilmemesi imkânsız bir detaydı ve fazla konuşmadan asıl konuya hemen geçelim anlamına geliyordu.

Yine de Poyraz bu kadar yolu yürüyerek geldikten sonra gereksiz konuşmalarla zamanını harcamayı seven biri olarak hemen asıl konuya girmemeye kararlı bir şekilde konuşmasına başladı: “2005 model sanırım aracın?”

Karşısındaki orta yaşlı, kel adamı bir süre gözlemledi sürücü. Onun bu şekilde muhabbet açacağını hiç tahmin etmemişti, yine de ciddiyetini bozmamaya kararlıydı ve dudaklarını araladığı anda soruyu duymazdan gelerek hemen konuyu değiştirdi.

“Çantada tahmin ettiğim şey mi var?”

“Hey adamım, bir sohbeti bile çok mu göreceksin bize? Neyse ne, anlaşıldı. Yani kısa kes demek istiyorsun. Evet, çantayı da açayım da gör, ama tabii adını bağışlarsan.”

Kaskı yere fırlatmamak için kendini zor tuttuğu bariz bir şekilde, köpürerek konuşmaya başladı sürücü: “Adımı mı öğrenmek istiyorsun, adamım? Kafayı gerçekten de yemişsin, bu devirde hala orta yaş krizi geçirmek mümkün olabiliyor demek. Çantayı göster dedim.”

“Öyle olsun,” dedi Poyraz alıngan bir ses tonu kullanmaya özen göstererek.

Anın tadını çıkartmaya çalışıyor ve karşısındakinin gergin tutumundan da zevk alıyordu aslına bakılırsa. Sırt çantasını yerden aldıktan sonra motosikletli sürücüye doğru ilerledi. Onun direk gözlerinin içine bakmak istiyordu tam bu anda. Çünkü buraya gelene kadar hayallerini süsleyen tam bu kareydi işte. Baş dönmesini, yorgunluğunu, bedeninin isyan etmesini umursamadan buralara kadar dinlenmeden gelmesini, hep bu yaşayacağı ana odaklanmasına borçluydu.

“Reis bekliyor, çabuk ol derim. Kızı görmek istemiyor musun yoksa?”

Sürücünün kızdan bahsetmesi üzerine yaşadığı yoğun duyguların arasına öfkenin de karışmasına engel olamayan Poyraz, daha fazla beklemeden çantasını açtı ve içinden kesilmiş kafayı çıkarttı. Çıkarttığı kafa da sürücüyü andırıyordu, aynı atkuyruğu, ama yanakları sürücü kadar özenle tıraş edilmemişti.

“Bu da nesi böyle?” diye haykırdı korkuyla sürücü ve ona uzatılan kafayı ittirdi hemen.

“Arkadaşını görmek istemiyor musun yoksa!” dedi alayla Poyraz.

“Anlamıyorum, ben buraya şeyi almaya gelmiştim…” dedi şaşkınlıktan ağzının kuruduğunu hisseden ve konuşmakta zorluk çeken sürücü.

“İşte bana Reis’inin talimatlarını ve burasının işaretli olduğu o eski püskü haritayı veren arkadaşın. Görmeyeli unuttun sanırım, çok mu değişmiş yoksa?”

Kesik kafayı yere fırlattıktan sonra, sürücüye sırtını dönerek gerisin geri yürümeye başladı geldiği yoldan. Daha fazla uzaklaşmadan durdu ve Reis’e iletmesi için son sözlerini söyledi.

“Söyle ona, kızı ondan almak için geliyorum. Çok yakında onun kesik kafası yerde olacak.”