Başlangıç Notu: Bölüm içerisinde yer alan şiir,  şair arkadaşım Gizem Şahin‘e aittir, onun izniyle hikayede yer verilmiştir. 

“RÜYACI”

(26.04.2015, İki ay önce, Bursa)

Bir aylık uğraşa değmişti. Dükkân artık hazırdı. Aslında ufak bir dükkândı, o satın almadan önce kırtasiyeydi, ama o daha farklı bir şey açmak istemişti. Yirmi seneye yakın aynı mahallede oturuyordu. Burada dükkân açmasından ötürü mahalleli de mutlu olmuştu, ama herkesin genel kaygısı onun açmayı düşündüğü dükkanın pek kazançlı olmayacağı yönündeydi. Boşuna parasını bu işe yatırmıştı. Artık çocuklar bu tarz dükkânlara uğramıyorlardı bile. Yine de o niyetini gerçekleştirme gayretiyle işi sonuna kadar götürmüştü. Komşusunun on altı yaşındaki oğlunu da çırak olarak yanına almıştı. Oldukça zeki, ama bir yandan da hiperaktif bir çocuktu. Basketbol oynamayı çok severdi. Bu nedenle de başarılı olabileceği halde dersleriyle pek ilgilenmezdi, en sonunda sınıfta kalma tehlikesi bile söz konusu olunca ailesinin ricası üzerine sorumluluk öğrenmesi umuduyla hafta sonları ve ders çıkışlarında yardım etmek için yeni açılan dükkânın çırağı olmuştu.

“Bu dükkânı açmakla çok büyük bir iyilik ettin, usta. Çocuklar şimdi her gün burayı ziyarete gelirler,” dedi çırak. Ustası biliyordu ki çocuk sadece bunu moral vermek için söylemekteydi.

“Eskisi gibi değil ki, oğlum. Çocuklar artık bu tür oyuncaklara pek ilgi göstermiyorlar. Bunun en canlı kanıtı karşımda duruyor” diye karşılık verdi ustası, ama çocuğun da ilk günden hevesini baltalamak istemiyordu. Sonuçta burada olmaktan pek de hoşlandığını sanmıyordu. Havalar düzelmeye başlamıştı. Bahar iyice kendini göstermişti. Çocuğun basketbol sevdasının yine kendini belli ettiği ortadaydı. Bir ay boyunca temizlik yapmışlar, rafları dizmişler ve dükkânı hazır getirmişlerdi. Sadece ikisi vardı. Bu yüzden kendisine yardımcı olacak iyi bir çırak seçtiği için çok mutluydu.

Çocuğun el işlerine de yatkınlığı vardı. Tabelayı o hazırlamıştı. Bu yüzden dükkânın girişine tabelayı asma görevini çocuğa vermişti. Metal tabela güzelce boyanmıştı ve üzerindeki harfler kabartılmıştı. Pek düzgün olduğu söylenemezdi, bazı harflerin kabartması diğerlerinin yanında sönük kalmıştı. Ama çocuğun hevesini kırmak istemediğinden tabela işini başkasına yaptırmamıştı.

Çırağı elinden geldiğince düzgün bir şekilde tabelayı dükkânın girişine yerleştirmişti. “Rüyacı’nın Oyuncak Evi” sahibinin mütevazılığına uygun bir şekilde açılışını da yapmış olmuştu böylece.

Dükkânda çeşitli oyuncaklar, kuklalar satılıyordu. Oyuncakların çoğu metalden, tahtadan ya da kumaştan yapılmaydı. Neredeyse hiç elektronik oyuncak yer almıyordu. Çoğu antika değeri olan oyuncaklardandı. İçerisi insana mutluluk ve huzur veriyordu. Kısa bir süreliğine çocukluk anılarını zihninin mahzenlerinden açığa çıkartıp insanın suratına gülümseme yerleştiriliyordu. Tabi bu şekilde düşünen sadece dükkânın sahibinin kendisi de olabilirdi.

Onun için hayat gerçekte saklı değildi. Hayallerin arasına karışmıştı. Oralarda hep bir arayış içerine girmekten kendisini alıkoymak için bu dükkânı açmıştı. Onu çocukluğun mutlu anılarının bu gerçeklikte tutacağına inanıyordu. Çünkü çoğu zaman hayalleri gereğinden çok inandırıcı olabiliyordu. Yaşlı bedeni zihnini kontrol etmede zorlanıyordu. Yalnızlık da durumunu daha zorlaştıran bir başka nedendi. Bu yüzden bu dükkân onun için çok önemli bir hadiseydi.

Yaşlı oyuncakçı, kendisine bir tabure çıkartıp oturduktan sonra gazete okumaya başladı. Manşet koca harflerle, dikkat çekici olabilmeyi başaran bir şekilde basılmıştı: “Anka Projesi’nin başlamasına az kaldı.” 

Özel insanlarla ilgili yeni gelişmeleri okumak oyuncakçı ustaya pek moral veren şeyler arasında yer almıyordu bu günlerde. Yine de kendisini de ilgilendiren bir mesele olduğu için haberi dikkatlice okudu. Bir süre sonra gergin bir sesle: “Yakında benim peşime de düşeceklerdir. Hükümetin böyle bir politika izleyeceğini tahmin etmek güç değildi zaten,” dedi.

“Ama sen insanlara yardım ediyorsun, onların aşamadığı dertlerini bir süreliğine unutturuyorsun,” diye yorum yaptı çırak. Şaşkındı, anlaşılmaz gözlerle ustasına bakıyordu.

“Bunu siyasetçilerimize anlatırsın,” dedi gülümseyerek Rüyacı.

Çırağın bu tür konulara da meraklı olduğunu görebiliyordu. Mahallesinde yaşayan tek özel insanın da ustası olmasından ötürü arkadaşlarına gururlu bakışlar attığına da emindi. Ama tehlikenin aslında büyük olduğunun kendisi de farkındaydı. Herkes bu özel güçleri iyi niyetlerle kullanmıyordu ve kullanmayacaktı da. Bu yeteneğini fark ettiğinden beri kendine söz vermişti. O hala diğerleri gibi eşit seviyede bir insandı, bu güçler başkalarına üstünlük kurabilmeleri için onlara verilmemişti.

Kendisini özel insan yapan yeteneğin aslında uzun zamandır farkındaydı. Ama uzun süre bu gücünün sadece kendi zihninin bir parçası olduğunu, başkalarını etkilemediğini düşünüyordu. Ya da zaman geçtikçe gücü gerçek potansiyelini göstermeye başlamış olabilirdi. Sevdiklerine ve çevresinde ihtiyacının olduğunu düşündüklerine gücünün sağladıklarıyla yardımcı olmaktan mutluluk duyuyordu. Mahallesinde olan herkes de gücünden haberdardı ve bu durumdan da korkmuyorlardı.

Bir baba, beş yaşındaki kızıyla dükkâna giriş yapıyordu. Oyuncakçı, gelen adamı tanımıştı. İlk müşterisi mahallenin sevilen berberi olmuştu. Daha dün akşam ona tıraş olmaya gitmişti. Dükkânının ilk gününe yeni tıraş olmuş yüzüyle başlamak istemişti. Birkaç senedir bembeyaz olmuş sakallarını almayı hiç gerek görmemişti. Bu yeni haline alışmak zaman alacaktı. Ama bazen insanın böyle değişikliklere de ihtiyacı oluyordu.

“Selamün aleyküm” diye selamını verdi berber.

O da ayıp olmasın diye hemen ayağa kalkmıştı ve potansiyel müşterisinin selamına karşılık verdi: “Aleyküm selam.”

“Dükkân hayırlı olsun, ustam” dedi saygılı bir ses tonuyla berber. Oyuncakçı, berberin iyi dileğine gülümseyerek karşılık verdi. Berberin küçük kızı sessizce babasının yanında duruyordu. Simsiyah, özenle taranmış saçı iki omzuna yayılmıştı. Kırmızı bir kurdeleyle arkadan atkuyruğu tutturulmuştu.

Aile kavramı, hele çocuklar oldu mu akan sular duruyordu Oyuncakçı Usta için. Onların getirdiği acılar yüreğin sürekli yanan köşesinde ömür boyu yakılırdı, üstüne üstlük küle dönüşmeyen, hiç yanışı bitmeyecek derin acılar olurdu bunlar. Berberin de kızının yaşadığı acılar için ne kadar içten içe çile çektiğini Usta da biliyordu ve tüm bildiği duaları o kız için yatmadan önce okumayı ihmal etmezdi.

Berberin bir konuda yardım isteyeceği yüzünden anlaşılıyordu. Aslında ne isteyeceğini de biliyordu. Ama öncelikle adamın kendisinin bunu demesi daha doğru olacaktı.

“Kızım sizinle tanışmak istedi de. Sizden bahsetmiştim. Ailemi kaybettiğim zaman size geldiğimde bana yardımcı olmuştunuz, acımı hafifletmiştiniz. Hatırladınız mı?”

            “Tabi ki de hatırladım. Hiç bir anımı unutmam.”

Oyuncakçı Usta, sadece ona değil bir sürü kişiye buna benzer konularda yardımcı olmuştu. Üç sene kadar evvel berber yaşlı anne ve babasını hac ibadetlerinden dönerken bindikleri uçağın düşmesi sonucu kaybetmişti. Bunun üzerine çok zor günler geçiren berber, soluğu ustanın yanında almıştı ve usta da onun isteğini kırmamış, elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmıştı.

Adamın daha rahat konuşabilmesi için çırağını çağırdı ve kızı oyalaması için dükkânın tabelasını göstermesini söyledi. Çırak da talimatı ikiletmemişti neyse ki. Adam, kızının uzaklaştığına iyice emin olduktan sonra anlatmaya devam etti.

“Doktorlar bu son tedavinin de başarıya ulaşma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söylediler. Ameliyat bile yapılamazmış.”

Berberin durumuna ne kadar üzülüyor olsa da çoğu zaman insanların kendisiyle ilgili çok önemli bir gerçeğin farkına varamadıklarını düşünüyordu. Bu yüzden elinden geldiğince açık sözlü olmaya özen gösteriyordu.

            “Bende tedavi yok, biliyorsun. Ben sadece dertleri bir süreliğine uzaklaştırabilirim.”

“Biliyorum, usta. Tek istediğim biraz olsun mutlu olabilmesi. Çünkü sürekli acı çekmeye başladı ve yakında belki de…”

Sözlerinin devamını getirmesine bile gerek yoktu. Gözyaşları doğru bir çıkarımda bulunabilmek için yeterliydi. Daha fazla adamı konuşturmadı. Dışarıda çırağıyla konuşan kızın yanına gitti.

Sevgiyle küçük kızın elini tuttu: “Hiç hayatında ata binmiş miydin, prenses?”

Küçük kız olumsuz anlamda başını sallayınca: “Benim çok güzel bir atım olduğunu biliyor muydun? Kahverengi yelesi vardır. Özgürce koşmaya bayılır. Gözlerine baksan hele ayna gibi kendi yansımanı görürsün” diye kıza masalsı bir tonda anlattı. Ama kız adamın anlattıklarına inanmıyor gibi bakıyordu. Hastanelerde doktorlar ve hemşirelerle geçen bir ömür bu küçük yaşında onu masalların etkileyici gücünden bile uzaklaştırmıştı.

Oyuncakçı bozulmuş gibi kıza baktı: “İnanmadın mı yoksa? Böyle düşündüğünü görse kırılır.”

Kız ne diyeceğini bilememişti. Utanarak yere bakmaktan yana bir tavra bürünmüştü. Oyuncakçı bu oyundan hoşlandığını kendisine itiraf etse de daha uzatarak işi abartmak istemiyordu.

    “Rüzgârı yüzünde hissediyor musun, prenses? Sana fısıldıyor. Seni alıp kendi özgürlüğüyle tanıştırmak istiyor. İnanmıyorsan, kendi gözlerinle bak. Ama onlara da güvenme, çünkü gözler sadece ışık oyunlarını beynine iletir o kadar. Gerisi sadece hayal gücündür.”

Kahverengi atın gözlerinde küçük kız adamın anlattığı gibi yansımasını görebiliyordu. At masum bir tavırla kıza daha da yaklaşmaktaydı. Yanağını sakince kızınkine sürterken kız da cesaret aldı ve atın yeleleriyle oynamaya başladı. Uzun zamandan sonra ilk kez kızın dudaklarına gülümseme mimiği yerleşmişti.

Kızının gülümsemesini gören babası mutlulukla: “Çok teşekkür ederim, Rüyacı Usta,” dedi. Özel yeteneğinin bir başka getirisi de mahallenin ona taktığı bu isim olmuştu. Kendi zihninde oluşturduğu imgeleri başkalarının gözlerinin önüne getirebiliyordu. Bu gerçekçi görüntüler sayesinde bedenin bir süre sonra gerçek dünyayı algılamaya çalışan reseptörleri uykuya dalıyor ve mutluluk getiren imgelerin peşinden beynin gitmesine müsaade ediyorlardı. Yine de usta gücünün basit bir ağrı kesici olarak görülmemesi gerektiğini düşünürdü.

Yarım saate yakın kızın hayali atıyla vakit geçirmesine izin verdiler. Kız bir süreliğine de olsa ağrılarını unutmuştu. Ama acı olan bir şey vardı ki o da bu ağrıların tamamen geçmeyecek olmasıydı. Ama bunun o anın mutluluğunu bozması için bir bahane olarak kullanmayacaktı hiç kimse. Baba kız el ele tutuşarak dükkândan ayrılırken hayatı boyunca belki de bir atı yakından göremeyecek bir kıza çok güzel bir anı kazandırmanın mutluluğu içerisindeydi ona konulan Rüyacı ismini iyice benimsemiş olan oyuncakçı.

Çırak, gazetenin devamını okumak için taburesine yeniden oturan ustasına limonata getirmişti. Ustasına tekrar hayran kaldığı yüzünden rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

“Eline sağlık, oğlum, bu sıcak havada iyi geldi limonata,” dedi gülümseyerek Rüyacı. Bursa’da havalar iyice ısınmaya başlamıştı. Ama Rüyacı, büyük bir umutla Nisan yağmurlarının etkisini göstermesini bekliyordu.

“Afiyet olsun, usta,” dedi çırak, bir işe yarıyor olmanın mutluluğunu taşıyordu. O sırada siyah bir arabanın dükkânın yakınına park ettiğini fark etmişti. Heyecanla: “Sanırım yeni müşteriler geliyor,” diye ustasını uyardı.

General Serhat, resmi bir görevde olmasına rağmen askeri bir araç olduğu anlaşılmasın diye ona özel olarak ayarlanmış siyah bir Broadway ile yolculuk yapmaktaydı. Ülkenin dört bir yanını dolaştığını söylese abartı olmazdı. Genelde yolculuklarında en az bir yoldaşı olurdu. Bazen ikinci bir yoldaşının da ona eşlik ettiği olurdu. Ama her zaman genç şair yoldaşının görevinin düzgün bir şekilde yapılabilmesi için yanında bulunması gerekiyordu.

Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek adına bu görevinde askeri üniformasını da giymemesi söylenmişti. En son komşularının düğününde giydiği takım elbisesini tekrardan çıkartmak zorunda kalmıştı. Ceket biraz kollardan sıkıyordu. Ama idare edecekti artık.

“Bugün bu işi hemen halledebilirsek, gitmeden önce sana Bursa iskender kebabı ısmarlayacağım” dedi yoldaşına. Genç yoldaşı pek bu habere mutlu olmuş görünmüyordu. Ona yolculukları esnasında gönlü olsun diye aldığı şiir kitabını incelemekteydi hala. Tanınmış şairlerden çok yenileri keşfetmeyi daha çok tercih ediyordu. Gerçi bunda tanınmış şairlerinin çoğunun şiirini ezbere bilmesinin de etkisi olduğunu düşünüyordu. Bugünlerde şiirlerini takip ettiği şair ise mavi ve yeşil rengin her tonunu şiirlerine yansıtıyordu. Bir yelkenliye binip denize açılma hayalini bu şiirlerle geçici olarak gidermeye çalışıyordu belki de. Elinde o şairin ilk kitabı vardı ve hoşuna giden şiirlerini büyük bir merakla okuyor, bazı dizelerini de mırıldanıyordu:

      “Ben sadece maviyi seviyorum

            Her tonu hayat, yeşili eksik olanından”*

General de şiir okumayı severdi. Eskiden olsa şiir meraklısı genç arkadaşıyla saatlerce şiir üzerine konuşabilirdi. Ama bu durumu biraz abartı buluyordu. Yine de yoldaşının sakin kalmaya devam ettiği ve talimatları sorgulamadan yerine getirdiği müddetçe şiirlerle aşırı derece vakit geçirmesine ses çıkartmayacaktı.

Yoldaşı şiir kitabına odaklanmış bir şekilde de olsa ona eşlik ederken General dükkâna doğru ilerlerdi. Verilen adres burasıydı. Bahsi geçen kişinin bugün burada yeni dükkânını açacağını duymuşlardı. Görev için kritik kişilerden bir tanesiydi, bu yüzden umarım ikna tek başına işe yarar diye umuyordu.

Yaşlı adam dükkânının girişindeydi, sakince elinde süpürgesiyle yerleri süpürmekteydi. Gelenleri de fark etmiş olmalıydı. General, yaşlı adama askerlikte pek fazla kullanma fırsatının olmadığı gerektiğinde kibar olabilme becerisini açığa çıkartarak selamını verdi. Yaşlı adam başını sallayıp işine devam etti.

General: “Biz kendine Rüyacı diyen bir adamı arıyorduk. Umarım doğru yere gelmişizdir,” diye konuştu.

Yaşlı adam pek konuşulanları duymuyor gibi davranıyordu. General, adamın sağlık bilgilerine dikkatlice baktığını hatırladı. Sağır olduğuyla ilgili bir bilgi yoktu. Adam hatta yaşına göre oldukça sağlıklıydı.

Ozan, arkasında herhangi bir duruma karşı beklemedeydi. Şiir kitabını da elinden bırakmaya niyetli değildi. Aslında Bursa yolculuğu boyunca yoldaşına aradıkları adamın gücünden detaylıca bahsetmişti, bu yüzden Ozan’ın tetikte olması gerekiyordu. Ona her an ihtiyaç olabilirdi.

General, sabırsızca davranarak yaşlı adama doğru ilerledi: “Acaba siz…”

Sözleri yarım kalmıştı, çünkü birden önünde yaşlı adamın görüntüsü yok olmuştu. General o anda ne olduğunu idrak etmişti, sinirle Ozan’a döndü sinirle: “Adam yanılsamalar yaratabiliyor. Çoktan kaçmış olmalı. Beni takip et.”

Ozan artık şiir kitabını bırakmıştı. Görevin ciddiyetini fark etmesinin ardından dükkânın içerisini gösterdi: “Hey, şurada biri var.”

Ozan’dan daha genç birisi masalardan birinin altına saklanmıştı. Yaşlı adamın çırağı olmalıydı. General, Ozan’ın önden dükkâna girmesini söyledi. Çünkü Ozan’a Rüyacı’nın hileli görüntüleri işe yaramıyordu.

General kandırılmanın getirmiş olduğu öfkeyi üzerinden atamamıştı ve o sinirle çırağı masanın altından çıkarttı, sinirlerine hâkim olamıyordu. Bu yüzden tabancasını çırağa doğrultarak: “Ustan nerede? Çabuk yanıt ver!” diye bağırdı. Çırağın korkmuş olduğunu görebiliyordu. Ama çevrelerinde var olan tehlike onda merhamet duygusunu azaltmıştı.

  “Bu gerekli mi?” diye sordu Ozan şaşkınlıkla. Şiir kitabı yere düşmüştü. Ama şu anda yaşanmakta olan şey yüzünden onu fark etmesi pek olası değildi.

“Sen sadece benim dediklerime uy ve yorum yapma,” diye uyardı General, yoldaşını. Ozan’a korktuğunu anlatamazdı. Sert ve otoriter görünmesi gerekiyordu. Bir tek Ozan’ın gücü onları koruyabilirdi. Rüyacı’nın göstereceği hileli görüntülerle etrafları sarılabilirdi, ama Ozan hala gerçek dünyada kalmaya devam edebilirdi. Ozan, General’in tavrı karşısında yorumsuz kalmıştı. Belli ki çırağın zarar görmesinden endişe duyuyordu.

Yaşlı adamın sesi duyuldu: “Çırağımı tehdit etmeyi bırak.” Dükkânın girişindeydi. Ozan’a dönüp baktı ve onun da yaşlı adamı gördüğüne emin olunca bu sefer gördüğünün gerçek olduğunu anladı. General: “Biliyorsun ki sizin gibi insanları toplama emri verildi. Kusura bakma ama kaçmana izin veremeyiz,” diye uyardı sert bir sesle.

Yaşlı adamın her an tekrardan özel yeteneğini kullanmaya yelteneceğini düşünüyordu. Ozan’dan çekiniyor olamazdı. Bu yüzden Ozan’a gerek kalmadan blöfünün işe yaramasını umuyordu. Merhametsiz görünmesi gerekiyordu. Çırağın yüzüne pek fazla bakmamaya gayret ediyordu. Ona baksa yaptıklarından utanacak ve geri adım atacağını biliyordu. Ama ne olursa olsun, Rüyacı’yı serbest bırakamaz ya da kaçmasına müsaade edemezdi. General bugün yaşlı adamı ikna edemezse, başka gelecek olanın daha sert bir müdahalede bulunacağını biliyordu. Bu durumun herkes için en iyisi olduğunu uzun uzadıya anlatamayacağının da farkındaydı.

“Sizinle gelirim, ama çırağımı bırakın lütfen,” dedi Rüyacı bir süre sonra. Onun da öfkelendiğini görebiliyordu. Ama çırağının zarar görmemesi için öfkesini saklı tutmayı tercih etmişti.

General içinden bir oh çekerek tabancasını hemen çıraktan uzaklaştırdı, sonra: “Ozan, yaşlı adama arabaya kadar eşlik et! Sen yanındayken hilesine başvuramaz,” diye emir verdi. Burnuna gelen üre kokusu çırağın gerçekten de korkmuş olduğunu gösteriyordu. Bu yüzden zaten yeterince ruhuna zarar verdiğini düşündüğü çocuğun bir de utanmasına vesile olmamak adına dükkândan hemen çıktı.

Yaşlı adamın çırağıyla vedalaşmasına izin vermemişti. Bir daha en baştan olayları yaşamaktan daha çok korkmuştu. Rüyacı’yı zorla ikna etmişken bir kere daha aklına kaçma fikri gelmeden arabaya bindirmek istemişti. Yaşlı adam da uysal davranmış, tepki göstermemiş ve onu memleketinden kim bilir nerelere götürecek olan siyah arabaya binmişti. General de açıkçası gidecekleri son istikametin nerede olduğunu bilmiyordu.

General direksiyona geçtiğinde Ozan arkada Rüyacı’nın yanında oturuyordu. Yaşlı adamın gözlerinde General’e karşı büyük bir öfke vardı. Tehditkâr bir tonda: “General, elinizdeki dosyada hakkımda ne yazıyor bilmiyorum. Ama bunu da ekleyin derim, ben hiç bir anımı unutmam!” diye konuştu.

General, yanıt vermemişti, aklında başka şeyler vardı. Ozan’a söz verdiği gibi Bursa’da iskender kebabı ısmarlayamayacaktı anlaşılan.

DEVAM EDECEK…

Gelecek bölümde: Hain ortaya çıkıyor… 

Kategoriler: son insan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir