“STARFELL”

(08.01.2015, Beş ay önce, Ağrı)

Ağrı Dağı, yılın dört mevsimi erimeyen karla kaplıydı ve dağda her zaman hava buz gibiydi. Aslında adını taşıyan vilayet olan Ağrı’dan çok büyük bir kısmı Iğdır vilayeti içerisinde yer almaktaydı. Askerliğini bir komando olarak yapmakta olan asker soğuğa alışmıştı. Aslında sıcak bir memleketten geliyordu. Akdeniz ikliminden sonra zorlandığını kabul ediyordu, ama bir ayı geçmişti ve hala dağdan yakın zamanda inecek gibi değillerdi. Birlikler dağın iki ayrı zirvesine konumlandırılmışlardı. Askerin bulunduğu zirve dağın en yüksek noktası da olan Atatürk zirvesiydi, diğeri de İnönü zirvesi olarak geçiyordu.

Zamanında Marco Polo’nun bile bu dağa çıkılamaz dediği, Nuh’un gemisinin burada yolculuğunu tamamladığı yönünde efsanelerin olduğu bir yerde bulunmak insanda değişik bir zafer duygusu uyandırıyordu. Dağın doruğunda bir örtü buzulu da vardı, bu yüzden kaymadan dikkatli bir şekilde yürümeleri gerekiyordu. Yirmi kişilik bir birliğin içinde yer alıyordu ve bu operasyon için hepsi özel olarak eğitilmişti.

Son yirmi yıldır artan hızlarla özel insanlarla ilgili haberler çıkmaya başladığında ülkeler de bu duruma çözüm arayışlarında bulunmak istemişlerdi. Ama çoğu ülke özel insanları kendilerine bir tehdit olarak görmekteydi. Bu da özel insanların hali hazırda mevcut olan terörist grupların ilgi odağı haline gelmesine neden olmuştu. İki yüz kadar özel insanı elinde bulundurduğunu iddia eden bir örgüt, sönmüş bir volkanik dağ olan Ağrı dağını tekrar aktif hale getirebilecekleri yönünde bir ültimatomda bulunmuşlardı. Bu yüzden özel olarak iki ayrı birlik dağın iki zirvesine gönderilmişti ve sıradaki emirleri beklemekteydiler.

Asker de Ararat Operasyonu’na seçilen komandolar arasında bulunmaktan dolayı memnundu. Kendi isteğiyle üniversiteyi bitirdiği gibi askerlik şubesine gitmiş ve komando olarak askerliğini yapmak istediğini belirtmişti. Sürekli spor yaparak bedenine özen gösterirdi ve bu formunu anca askerlik gibi zorlu şartlar gerektiren bir ortamda işe yarar halde tutacağını düşünüyordu. Bu yüzden de Ağrı Dağı’na gidecek birlikte olacağını öğrendiği gün yüzünde karakterini yansıtırcasına hiç gülümseme mimiği oluşmamış olmasına rağmen belki de hayatının en mutlu günüydü.

Disiplini hayatının her anına yaymaya çalışan bir askerdi ve her zaman çevresine dikkat ederdi, bu yüzden de reflekslerinin çok kuvvetli olduğuna inanırdı. İyi bir lidere her zaman saygı duyardı, ama disiplinsizliğe tahammül edemezdi. Bu yüzden öfkesini kontrol etmekte sıkıntı yaşardı. Bir ilişkiyi yürütememesindeki en büyük etken de bu olmuştu. Onun beraber olacağı kişinin olgun bir kişiliğe ve öfkelendiği zaman ondan uzaklaşmayacak bir yüreğe sahip olması gerekiyordu.

Neyse ki burada bu meselelerden uzaktaydı. Başlarındaki komutan iyi bir liderdi. Askerlerinin durumuyla da ilgilenirdi. Onları karanlıkta bırakmazdı ve son durum hakkında sıklıkla bilgilendirmeye özen gösterirdi. Komutan, askerin hala uyumadığını ve gökyüzünü seyre daldığını fark edince yanına gelmişti. Asker, komutanı görünce hemen selam verdi, çevresine karşı duyarlı oluşu ve hızlı refleksleri konusundaki kendinden emin düşüncelerini kanıtlarcasına.

On adet büyük çadır daire şeklinde dizilim yapılarak kurulmuştu. İki tane er nöbet tutuyordu. Komutan arada bir kalkıp etrafı kolaçan ediyordu. Çadırların her birini kontrol ederdi. Bu disiplinli tavrını her zaman sürdürmeye gayret ederdi, bundan dolayı da komutanına saygı duyardı.

Komutan: “Yerinde olsam bir süre gözlerimi silahımdan ayrı tutardım ve dinlenmeye çalışırdım” diye uyardı.

Kuzeydoğudan esen poyraz her zamanki gibi buz gibi esmekteydi. İnsan çok fazla bir yere odaklanarak bakamıyor, çünkü hemen gözleri yaşarıyor, o gözyaşları da yüzde hemen donmaya başlıyordu. Bu yüzden asker komutanıyla konuşurken zorlanıyordu, sürekli yüzü rüzgârdan koruma içgüdüsüyle yere eğiliyordu.

“Merak etmeyin, komutanım. Gökyüzünde yıldızları seyretmek bana yeterince terapi oluyor,” diye karşılık verdi asker.

“Bugün hiç kayan yıldız görebildin mi, asker?” diye sordu Komutan. Askerin gökyüzüne olan ilgisini hatırlamıştı. Yıldızlara hayranlıkla bakarken askeri görmüştü kaç defa buraya geldiklerinden beri. Şehir ışıkları altında gökyüzünün muhteşemliğini fark etmek olanaksızdı, ama burada her zaman yukarıda cereyan eden bir mucizenin farkına varabilme imkânı bulunabiliyordu.

“Daha göremedim, komutanım,” diye yanıt verdi asker. Suratında kendinden emin bir ifade vardı. Hayal kırıklığına yer yoktu o gözlerde. Her gece sabahlara kadar gökyüzüne bakması gerekse bile bir gün bu doğa olayına denk geleceğine inancı tamdı.

Komutan: “Umarım başımıza yıldız gibi düşen sen olmazsın, asker,” diye takıldı bu sefer ve askeri seyir keyfiyle baş başa bıraktı.

Asker komutana kayan şeyin aslında bir yıldız olmadığını, meteor parçaları olduğunu anlatmak istemişti. Ama ukalalık gibi görüneceğini bildiği için bu bilgiyi kendine sakladı. O sırada gökyüzünde bir ışığın yavaşça süzüldüğünü gördü. Yüzünde bir gülümseme oluşturmayan bir ışıktı, tanık olduğu şey. İnönü zirvesindeki birlikten acil durumda atılacağı söylenen bir işaret fişeğiydi. Saldırıya uğruyor olmalıydılar. Asker o anda operasyonun tüm planını anlamıştı, neden burada bu soğukta beklediklerini de. Terörist örgütün ortaya çıkması için atılmış yemlerdi bu iki birlik de.

Asker, komutanına şaşkınlıkla baktı. Onlarla dürüst bir şekilde konuşmaya özen gösteren ve disiplinli bir şekilde davranan başlarındaki kişinin aslında bazı şeyleri en başından beri açıklamadığını fark etmişti. Komutan, askerin bakışından düşüncelerini anlamıştı.

“Burada bulunma amacımızı başından beri biliyordun, asker,” dedi üstünkörü bir açıklama yapma ihtiyacı hisseden komutan ve sonra hala uyumakta olan askerleri uyandırmak için yanından ayrıldı.

Herkes silahları hazır bir şekilde sıradaki emirlerini beklerken asker gökyüzüne bir umutla bir kere daha baktı. Ama bu son bakış yüzüne sadece hayal kırıklığının yerleşmesine neden olmuştu.

Hazırda bekletilen askeri araçlara bindirildiler. Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki günün doğumuna yaklaştıklarını fark edememişti. Elinde tüfeği birazdan gireceği çatışmaya hazırlanıyordu. Bu soğukta birazdan yalnız başına ölebileceğini düşünmemeye çalışıyordu. Komutanına içten içe çok kızgındı. Ama öfkelenmemesi gerektiğini hatırlatıyordu kendisine sürekli. Düşünceleri bir patlamayla dağıldı ve kendisini araçtan fırlamış olarak buzullaşmış zeminde buldu. Çığlık sesleri kulağını parçalıyordu sanki. Gözlerindeki ani karanlık geçerken ilk gördüğü şey komutanının ölü gözleri olmuştu. Yüzünde pişmanlık dolu bir bakış vardı, ama asker komutanını hiç bir şekilde affedemeyeceğini düşünüyordu en azından o an için.

Etrafına bakındı ve yaralı yoldaşlarına korku dolu gözlerle bakmaktan elinden başka bir şey gelmedi. Kulağındaki çınlama dışında iyiydi, yaralanmamıştı. Buna şükretmesi gerekiyordu. Ama nedense daha kötü bir kaderin kendisini beklediğini düşünüyordu. Kötü kader az sonra karşısına elinde bir tabancayla çıkıvermişti.

Giydiği kalın kıyafetten cinsiyeti anlaşılmıyordu. Tabancayı doğru dürüst bile tutamıyordu. Yaşının çok küçük olduğunu tahmin etmek için zeki olmaya gerek yoktu. Asker korkmadan ölümü karşılayacağına söz vermişti, bu sözünden dönmek istemiyordu. Bu yüzden düşmanına korkusuzca baktı.

“Hadisene!” diye bağırdı asker bir süre sonra sabırsızca. Bekleyiş bitmek bilmiyordu. Ölüm bile sırada beklenilen bir hadiseydi anlaşılan. Bir ıslık sesi duyuldu tepelerin birinden. Hangi yönden geldiğini kestirmek güçtü. Kulak çınlaması da bir türlü geçmek bilmiyordu.

Ölecekti. Bu soğukta ömrünün son anlarını geçirmişti. İçinde oluşmaya başlayan bir öfkenin varlığını hissediyordu. Sanki ondan ayrı bir ruha sahipti ve onun bedenini ele geçiriyordu. Ona fısıldıyordu. Daha çok öfkelenmesini söylüyordu. Havanın ya da bastığı toprağın soğuğu artık onu etkilemiyordu. Bedeninde yayılmaya başlayan bir sıcaklık onu her türlü soğuktan korumaya ant içmiş gibiydi. Belki de ölümün soğuğu bile buna dâhil edilebilirdi.

Saniyeler geçmek bilmiyordu. Güneş alay edercesine seyir keyfini en iyi çıkartacağı yere doğru yükselmeye başlamıştı bir yandan. O güneşten kaçtıkça bir şekilde onu yakalamanın bir yolunu buluyordu anlaşılan güneş. Etrafın aydınlanmasıyla beraber düşmanını daha net görebilmeye başlamıştı asker. Çığlıklar da dinmişti, tüm yoldaşları son nefeslerini vermiş olmalıydı. Bir tek kendisi kalmıştı. Merak ettiği tek bir şey vardı, o da neden sadece tek bir düşmanın etrafta olduğuydu.

Merakı çok sürmeyecekti askerin. Çünkü düşmanın tabancasından beklenen o ses duyulmuştu. Boynuna isabet ettiğini anlamıştı gözleri zorla kapanmadan önce. Ama işin ilginci hiç kan yoktu. Zihni de karanlığa teslim olmadan önce uyuşturucu silahla vurulduğunu anlamıştı.  Öfke ise geldiği gibi bedenini terk etmişti.

DEVAM EDECEK

Gelecek bölümde: Starfell yeni emri sorguluyor. 

 

Kategoriler: son insan

1 yorum

Son İnsan 1.8 – GÜRHAN ÖZTÜRK · Eylül 5, 2017 1:34 pm tarihinde

[…] Gelecek bölümde: Bu yeni emir nereden de çıktı? […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir