OZAN

(19.06.2014, Bir yıl önce)

            General Serhat ilacın etkisinin hala geçmediğini hissediyordu. Baş dönmesi katlanılmaz bir hale gelmişti. Artık bedeninin genç olmadığını gösteriyordu bu durum. Görev alacağı yeri görmeye gitmesi gerektiğine dair acil bir çağrı aldığında mecburen eşinin yanından ayrılmak zorunda kalmıştı. Gidince haber vereceğini söylemişti, ama burada telefonlara yer yoktu. Cebinden görev çağrısı gelmeden önce beraber olduğu eşi ile Haliç’in kenarında çektirdiği bir fotoğrafı çıkarttı ve ona bakarak cesaret aldı. Eşi alımlıydı, her zaman bakımlıydı. General’e çeki düzen vermesini de bilirdi, o olmasaydı saçını bile taramayı unuturdu çoğu zaman. Kestane rengi saçı, ela gözleri ve hep gülümser halde duran dudaklarıyla sabahın ilk ışıklarıyla ona bakarak uyanmak büyük bir lütuftu General için. Ama özel günlerinde onunla vakit geçirmek yerine şimdi burada bulunmak zorunda bırakılmıştı.

Ona Altın Boynuz’un hikâyesini anlatmıştı. Bir kehanetin peşinden giden insanların bu topraklara nasıl yerleştiğinin efsanesini okuduğu bir kitaptan alıntılarla paylaşmıştı. Bu toprakların değerini göremeyenler ise şimdinin Kadıköy’ünde, o zamanın ise Körler Ülkesinde ikamet ediyorlardı.

“Bu hikâyeden neden etkilendiğini tahmin edebiliyorum” demişti onu sonuna kadar dinledikten sonra eşi.

“Bu proje çok değerli, bu yüzden işi başarıya ulaştırmam gerekiyor. Bu insanlar dibimizdeyken bizlerin kör gözlerle onlara yaklaşması yapılacak en kötü hata olur.”

Eşi, her zaman destek olurdu. Bu durumda da ondan başka içindeki sıkıntıları kimseyle paylaşamazdı. Çünkü projeye göstermiş olduğu özgüven neticesinde liderlik etmesi için görevlendirilmişti. Daha fazla sohbet edememişlerdi, aniden gelen çağrı yüzünden kalkmak zorunda kalmıştı eşinin yanından. Neyse ki eşi çok anlayışlı birisiydi. En son ayrılmadan evvel yanağına bir öpücük kondurmuştu: “Evlilik yıl dönümümüz kutlu olsun hayatım, seni çok seviyorum.”

Ondan sonra bulundukları restoranın önüne gelmiş olan bir limuzine bindiğini hatırlıyordu son olarak. Orada ona bir iğne vurulmuştu ve gidecekleri yer neresiyse oraya varana kadar karanlıkta kalmıştı.

Bembeyaz koridorlar ona bir hastaneyi andırmıştı. Ama sadelik her zaman iyiydi. Mimar iyi bir iş çıkartmıştı. Daha bina tamamlanmadığı halde oldukça etkilenmişti. Alt kat daha yapılmamıştı, oraya cephanelik ve zindanlar ilave edilecekti. Odalara da daha hiç bir eşya getirilmemişti. Sadece tek bir odanın hâlihazırda tamamlandığını ve örnek olarak gezi esnasında gösterileceğini öğrenmişti.

“Burası güvenli mi? O insanları burada tutabileceğimize gerçekten de inanıyor musunuz?” diye sordu endişeyle General Serhat. Tek bir bina vardı adada gördüğü kadarıyla. Bir pistte iniş yapmışlardı. Jeti de ilk defa görme imkânı olmuştu bu vesileyle. Tabi hızına tanık olamamıştı. Bu yüzden düzgünce görüş bildirmesi imkânsızdı. Güvenliğe önem veriyordu, çünkü burada özel insanlarla tek başına kalacağı söylenmişti ona göreviyle ilgili bilgilendirmede.

Kendisinden başka yüksek rütbeli başka askeri personellerden de vardı. Onlar da kendisi gibi ilaçla getirildikleri için çoğu hala sersemliğini üzerinden atamamıştı. Çoğunluğun surat ifadesinden Serhat gibi binanın kullanılabilirliği ile ilgili olumsuz düşündükleri görülmekteydi.

Bilim insanlarından bir grup onları binayı gezdirmekle görevlendirilmişlerdi. On kişi saymıştı General ilk geldiğinde, ama gezi esnasında sayı dörde kadar düşmüştü. Hangi ara başka yöne dağılmıştı diğerleri takip edememişti. Sözcülüğü kırklı yaşlarında gür saçı ve fit bedeniyle kendisine iyi baktığı belli olan birine vermişlerdi. Doğu Anadolu’da bir üniversitede Antropoloji alanında akademisyen olarak çalıştığını söylemişti. Serhat anlatımın başlarını ilacın etkisinden dolayı net olarak duyamamıştı, o yüzden üniversitenin adını ve şehri anlayamamıştı. Unvanı da yüksek ihtimal doçentti, ama bu kısmı da duyamadıkları arasında yer alıyordu. Hiçbirini sorma gereği de duymamıştı zaten, bir daha bu adamı görmeyeceğini umuyordu. Hem antropoloji uzmanına niye ihtiyaç duydukları da ayrı bir muammaydı.

“Mimarımıza güvenebilirsiniz. Kendisi bu binayı yüksek güvenlik sistemleriyle donattı ve her ayrıntısını bizler daha aklımıza bile getirmeden önce düşündü. Eminim, burası bittiğinde sizler de hak vereceksiniz.”

Antropolog sözcü seçmenlerine boş umutlar veren bir siyasetçi gibi konuşuyordu. Bu yüzden de General’e inandırıcı gelmiyordu dedikleri, ama en azından bir konuda haklıydı. Bina tamamlanmadan net bir görüşte bulunmak doğru olmayacaktı. Binanın bir sene zarfında tamamen hazır olacağı söylenmişti. Ama asıl General’i bu bir sene içerisinde ondan yapması beklenen şeyler endişelendiriyordu. Bu konuda bir yardım alıp almayacağı konusunda bilgi verilmemişti.

“Şu anda sadece tek bir insan bulabildiniz o da benim sayemde.  Bu projeye katkı sağlayacak üstün yeteneklere sahip insanları nasıl bulmayı düşünüyorsunuz?” diye sordu General Serhat. Endişesine diğer askeri personeller de hak veriyordu. Bakışlarıyla sadece onay vermekle yetinseler de, General onların desteğini aldığına memnundu.

Sözcünün suratında alaycı bir ifade oluşmuştu. Yanıtı doğrudan söylemek yerine göstermeyi tercih etmişti anlaşılan. Hızlı adımlarla ilerledi ve askerleri bir odaya doğru yönlendirdi. Bu eşyalarıyla beraber hazır olduğu söylenen oda olmalıydı. Bilim insanlarının sözcüsü: “Sizi ekibinizin üyelerinden biriyle tanıştırmak istiyoruz General,” dedi ve odanın kapısını açtı.

Oda bir gencin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir biçimde düzenlenmişti. Bir bilgisayar ve televizyon bile odaya getirtilmişti. Yatağında oturan genç ayağa kalkarak General’e selam verdi. Tavırlarından düzgün bir genç olduğu ve aile terbiyesi gördüğü anlaşılabiliyordu. O kadar teknolojik alet getirtilmiş olmasına rağmen genç hiç biriyle ilgilenmiyordu. Yatağında boş sayfaları neredeyse hiç kalmamış bir dolu defter vardı. Sayfası açık kalmış defterlere göz attığında General, gencin şiir yazmayı sevdiğini anladı.

“Bu gence ne diye hitap etmem gerekiyor?” diye sordu General Serhat yanındakilere. Çünkü güvenlik sebebiyle özel insanların hepsinin bir kod numarası ve takma adı olacağına karar verilmişti.

“Ozan diyebilirsiniz efendim,” diye yanıt verdi genç bilim insanlarının hiç birine sözü bırakmadan. General, gencin yaşadığı bu stresli duruma rağmen rahat tavırlarına hayran kalmıştı. Kendisi bile endişeli olduğunu saklayamıyordu, bunu eşinden ve kendisinden başka birilerine sözlü olarak ifade edemese de.

“Senin yeteneğin nedir, Ozan?” diye sordu General. Bu gencin buraya getirtilmesinin bir nedeni olmalıydı. Bunun başlıca nedeninin özel yeteneğinden kaynaklı olduğu aşikârdı.

“Ben onları hissedebiliyorum, nerede olduklarını ve ne yapabildiklerini,” diye yanıt verdi Ozan. Gözleri yemyeşildi. General o gözlerde umut aradı. Boş vaatler o gözlerde yoktu. Ona endişelendiği dertler için bir çözüm sunuluyordu. O gözler sayesinde artık kendisinin kör bir insan olmaktan korkmayacağını anladı ve bu sıkıntılarından birini attı yüreğinden. Körler ülkesinden kaçmanın bir yolunu bulmuştu.

“Peki, bana kaç tane onlardan dünyamızda yaşadığını söyleyebilir misin?” diye sordu General gence. Artık aradığı sorulara yanıt bulabileceği bir yerdeydi ve bu anın tadını çıkartmak istiyordu. Ozan’ın vereceği yanıt ise General için beklenmedik olacaktı ve yeniden yüreğine endişe bulutlarının dolmaya başlamasıyla sonuçlanacaktı.

“Sayılamaz kadar çok fazlalar, milyonlarca kişi aramızda yaşıyor ve ben de onlardan biriyim.”

DEVAM EDECEK…

GELECEK BÖLÜMDE: Kedi Oğlan’ın amacı ne?

Kategoriler: son insan

1 yorum

Son İnsan 1.6 – GÜRHAN ÖZTÜRK · Ağustos 19, 2017 8:06 am tarihinde

[…] Gelecek bölümde: Dünya’da kaç tane özel insan var?  […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir