“BAY FEND”

(28.06.2015, Günümüz)

General Serhat toplantı odasına giden yolda aldığı her nefeste neden burada olduğunu sorguluyordu. Beyaz koridorların biteceği yoktu. Sonu gelmez bir yolda boş yere ilerlediğini hissediyordu. Yol bir sürü dala ayrılıyordu, ama hepsinin çıkmaz bir sokağa çıkacağı korkusunu üzerinden atamıyordu bir türlü.

Devasa toplantı salonuna giriş yaptığında daha kimseler gelmemişti, ışıklar o içeri adım attığı gibi kendiliğinden yanmıştı. Ortası boşluk bırakılmış, sanki bir kaç masanın birleştirmesiyle oluşturulmuş gibi duran dikdörtgen biçimli bir masa vardı. Odanın büyük bir çoğunluğunu bu masa kaplıyordu. Duvara odanın hak ettiği devasalıkta bir ekran da yerleştirilmişti. Gözlerini kapayıp masaya yerleşmiş on iki kişiyi zihninde canlandırmaya ve onlara içinden yapacağı konuşmanın provasını yapmaya çalıştı. Ama olmuyordu, kelimeler bir türlü bir bütün oluşturmuyordu.

Dosyaları masanın üzerine yaydı ve hızlıca her birine son defa göz attı. Birazdan gelecek olan kişilerin çoğu ilk defa birbirlerini göreceklerdi. Tek başlarına uğraşması çok zor olmamıştı, ama on iki kişiyi birden idare etmenin sandığından daha zorlu bir süreci içereceğini anlamıştı.

Ayak sesleri birilerinin gelmekte olduğunu gösteriyordu. İlk gelen kişiyi karşılamak için ayağa kalktı. Gelen kişi uzun boyu, samimi gülümseyişi ve ela gözlerinde taşıdığı güvenle tasvir edilebilirdi. Düzgünce giyinmişti, kıyafetiyle de buraya göstermiş olduğu saygıyı gösteriyordu adeta. Belki de gelenler arasında takım elbise giymiş tek kişi oydu. Onu tarif edecek çok fazla kelime yoktu ve her birisi de güven ile yakından alakalı olacaktı. Bakışlarından insan kaçamazdı. Ama bakışlar değildi sanılanın aksine, asıl sihrin sesinden kaynaklı olduğunu General biliyordu.

            “Hoş geldiniz, Bay Fend. Diğer arkadaşlar da birazdan gelecektir.”

Bay Fend, General’in kendisine göstermiş olduğu tutumdan hoşlanmışa benziyordu. Samimi bir ses tonuyla: “Hoş bulduk, General,” diyerek karşılık verdi. General gayri ihtiyari sol elini uzatmıştı. Bay Fend de aynı taraftaki elini tokalaşmak amacıyla uzatana kadar General, gelen kişinin özel durumunu fark edememişti. Bu önemli detay aklından çıkıvermişti. O da hemen uzattığı sol elini utanarak geri çekerek, sağ eliyle tokalaşmaya karşılık verdi. Bay Fend, sağ elinde bir baston taşımaktaydı. General, Fend’in hikâyesini önceden de biliyordu aslında, dosyasında okumadan da önce durumdan haberi vardı. Baston, artık adamın belki de en yakın yoldaşı olmuştu. Bu konu konuşmak istemediği belki de tek şeydi. Bu yüzden elinden geldiğince sakatlığının sohbet konusu olmamasına özen gösterecekti.

Bay Fend, geniş oda içerisinde dolaşırken bir yandan da etrafı inceliyordu: “Gerçekten de hem odalar çok güzel hazırlanmış, hem de manzarası şahane. Kim binayı tasarladıysa belli ki çok itinayla uğraşmış.”

“Projenin mimarına bizzat bu güzel sözlerinizi ulaştıracağım, “diyerek karşılık verdi General. Adamın topal yürüyüşüne odaklanırken buluyordu sürekli kendini, ama bu görgü kurallarına uygun bir davranış değildi. Kendisine sürekli adamın yüzüne bakarak konuşması gerektiğini hatırlatıyordu.

“Benden çekinmenize gerek yok, General” dedi birden Bay Fend, sanki düşüncelerini anlamış gibi. Gerçi zihnini okumaya gerek yoktu, onun gibi sakatlığı olan herkesin çevrelerinde görmüş olduğu alışılmış bir muameleden bir farkı yoktu yaşanılan şeyin.

Bay Fend ile sohbet etmenin iyi geldiğini kabul etmek zorundaydı General. Gerçekten de rahatlatıcı bir ses tonu vardı. İnsan onunla her türlü derdini paylaşabileceğini hissediyordu, yüreğinin en derininde kalmış sırlar da buna dâhildi. İnsanların ses telleri belli dalga boylarında ses çıkartırlardı. Bay Fend’in ses telleri diğer insanlardan daha gelişmişti ama bu beklenenin aksine normalden daha yüksek ya da alçak frekansta sesler çıkarabilme şeklinde etkisini göstermemişti. Konuşurken karşı tarafın zihninde bir güven bağı oluşturuyordu ve bu bağın etkisiyle sorulan her soruya yalan konuşamadan yanıt vermek zorunda hissediyordu insan kendisini. Ama bu zorunluluk hali farkında olmadan olmaktaydı, Bay Fend uzaklaşana kadar kişi kendi iradesiyle yalan söylemediğine inanmaktaydı.

“Kullandığınız isim oldukça ilgi çekici,” diye yorumda bulundu General. Bir yandan da Bay Fend’in dosyasına göz atmaktaydı.

“Burada gerçek isimlerimizle yer almayacağımız söylenmişti,” diye karşılık verdi Bay Fend. Aslında bir açıklama beklentisi içerisinde değildi General, ama dosyada sadece isim yazılıydı. Ne anlamda olduğunu bilmiyordu.

“Kelimenin anlamını öğrenmemde bir sakınca yoktur umarım” dedi merak içerisinde General. Bay Fend’in yüzünde alaycı bir gülümseme oluşmuştu. Bu General için beklenmedikti.

  “Kendisi Farsça bir sözcüktür. Aslında oldukça bilindik bir atasözümüzde de geçer. Anlamı içinde bulunduğum durumu biraz olsun yansıtıyor olmalı.”

Sözlerine devam edememişti. Sohbetin rahatlatıcı etkisi General’in üzerinden silinivermişti ve nerede olduğunu hatırlamıştı. Toplantı odasına ikinci kişi de giriş yapmıştı ve gözleri ilk gelen kişiye kilitlenmişti. Odaya adım attığı ilk anda adamı önce bir şaşkınlık sonra da bir öfke bulutunu sardığını General görebiliyordu.

“Sen!” diye bağırdı birden, şaşkınlığını atlatmasının üzerine. Artık geriye sadece öfkesi kalmış olmalıydı.

Kara sakalı ve kömür gibi gözlere sahip olan adam Bay Fend’e doğru ilerlemeye başladı: “Bakalım bu sefer elimden seni kim kurtaracak, seni yalan makinesi?”

Bir yandan ütülü pantolonu ve ceketiyle efendi kişiliğini yansıtılmışçasına giyinmiş Bay Fend’e bakan General, bir yandan da buraya getirilmeden önce zorla banyo yaptırıldığı belli olan ve pek fazla onun tarzı olamayacak bir penyeyi üzerine geçirip de gelmiş diğer gelene bakıyordu.

Gerilimli bir ortamın oluşmasından endişe duyan General: “Dur bakalım, Kara Altın!” diye uyardı. İkisinin arasındaki husumeti biliyordu. Konunun tekrardan gündeme gelmemesini ummuştu. Kara Altın sonuçta nezarethanelerde çok geceler geçirmiş birisiydi, bu yüzden Bay Fend’e kin tutmayacağını ummuştu. Ama Kara Altın kendisini polislere yakalatan kişiyi unutmamış görünüyordu.

Kara Altın, General’i fark edince dolandırıcılık kimliğine bürünmeye karar vermişti ve General’in üniformasındaki düğmeler ilgisini çekmişti: “Bu basit plastikten yapılma düğmeler sizin gibi yüksek rütbeli generallere pek yakışmıyor değil mi? Durun size bir hediyem olsun.”

Düğmelerin her biri altına dönüşmeye başlamıştı. General ilgiyle bunu izliyordu. Kara Altın keyifle General Serhat’ı kafalayabileceğini düşünürken: “İsterseniz gıcık olduğunuz general dostunuz varsa, onun altından değerli eşyalarını da basit birer odun parçasına çevirebilirim.”

“Gerçekten de muazzam bir yetenek,” diyebilmişti General. Kimya bilgisi pekiyi değildi. Ama dosyasından incelediği kadarıyla kişi dokunduğu zaman bir nesnenin element düzeyinde yapısını değiştirebiliyordu. Sadece zihninde canlandırması yeterdi. Bir grafit ile elmas örneğinde olduğu gibi yalnızca bir elementi izomerlerine dönüştürebilmek bile sıra dışı bir yetenek olabilecekken elementleri de birbirlerine dönüştürebiliyordu. Bu bir elemente fazladan atom altı parçacık eklemek ya da bunları çıkartmak demekti.

“Elementlerin dünyasında sadece tek bir ilgi alanı vardır, tepkimeye girmektir o da. Ben de bu işin katalizör görevi gören insanıyım sadece,” diye açıkladı Kara Altın. Ama açıklaması yeteneğini yeterince anlatmıyordu, kendisi bile farkında değildi gücünün ne olduğunun. Gerçi ona sorsalar katalizör ne demek onu bile açıklayamazdı, General sadece kelimenin kendisi havalı geldiği için adamın bu terimi kullandığına emindi.

Bir kimya uzmanı olmasını çok arzu ederdi şu anda, düğmeleri inceletebilirdi. Bu durumun kalıcı olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Ama projeye katılmış olan özel insanları eğitmek buradaki amaçtı, onları denek olarak kullanmayacaklarına söz vermişlerdi. İsteseler bu sözlerinden çıkabilirlerdi, ama özel insanların güvenini kazanmak daha önemliydi. Düşman olmaları halinde ülkenin şu anki durumdan da büyük bir sıkıntı yaşaması muhtemeldi.

Daha diğerleri gelmemişti. İki kişiyle bile uğraşmakta sıkıntı yaşamıştı. O anda bu geniş odada bile oksijen yetersizliğinden ölebileceği endişesi yaşamaya başlamıştı. Kendisini bilmese panik atak geçirdiğini düşünecekti, ama o öyle kolay sinirleri yıpranan birisi değildi. En azından General öyle düşünüyordu. Yine de biraz hava alsa fena olmayacaktı.

Bay Fend’e dönüp baktı. Onun sakinleştirici ses tonunu duymaya ihtiyacı vardı. Ama o sessizce beklemeyi tercih etmişti. Kara Altın ile karşılaştığı için de pek etkilenmemiş gibi duruyordu.

“Diğerleri geldiğinde başlarız. Benim bir ofisime uğramam gerekiyor” diye kısa bir açıklamada bulunduktan sonra General, toplantı odasından hızla çıktı. Birbirine benzeyen koridorların arasından ofisini bulmakta zorlanmıştı. Bir yandan yürürken bir yandan da düğmeleri kopartıyordu tek tek. Özel güçleri yakından görmek iyi gelmiyordu insana, zihni yaşamış olduğu bu fenomenlere bir açıklama getirmek için uğraşıyordu. Ama bu durumu aşması gerekiyordu. Görev ne olursa olsun onu beklemekteydi. Bu görev ilk ona verildiğinde, inşa edilmekte olan üssü ilk kez görmeye geldiğinde her şeyin daha kolay olacağını düşünmüştü.

“Bunu yapabilirim” diye kendisine cesaret verdi. Yere attığı düğmeleri sakince yerden topladı, onları elinde incelerken daldığını fark edince kendisine kızdı ve o sinirle altından düğmeleri ofis masasının altındaki çöp tenekesine attı.

Devam Edecek…

Gelecek bölümde: Dünya’da kaç tane özel insan var? 

Kategoriler: son insan

1 yorum

Son İnsan 1.5 – GÜRHAN ÖZTÜRK · Ağustos 11, 2017 6:28 pm tarihinde

[…] Gelecek bölümde: General, iki özel insan arasında kalıyor…  […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir