“KARA ALTIN”

 (14.03.2015, Üç ay önce, İzmir)

“Bu adamdan şikâyetçiyim. Bana iki gün önce altından olduğunu iddia ettiği bir kalem sattı. Aldığım zaman gerçekten de kalem altından gibiydi, ama eve gelip kutusundan çıkardığımda kalemin odundan yapılma olduğunu fark ettim. İçinde mürekkep bile yoktu,” diye bağırdı kel adam. Sesi karakolda yankılanıyordu. Saçının erkenden dökülmüş olduğuna bakılırsa oldukça agresif bir karaktere sahip olduğunu tahmin etmek kolaydı. Yanında sessizce bekleyen kara sakallı, dolandırıcılık suçuyla getirilmiş adam sözü polislere bırakmıştı.

“Bakınız, elinizde herhangi bir fatura da yok. Kısacası kanıtınız yok, bu adamdan altından bir kalem aldığınıza dair. Hem adamın bir haline bakın, bu adamın altından bir kaleme sahip olma ihtimali olduğuna nasıl inanabildiniz ki?” diye sordu komiser. Bu ay aynı şikâyetten gelen üçüncü kişiydi. Şikâyetçi olunan adam ise sakinliğini bozmadan oturmaktaydı. Sakalları kapkaraydı, yaşını olduğundan daha yaşlı gösterircesine tüm yüzünü kaplamıştı. Adamın gözlerine bakan onda hiç güven göremezdi, ama nasıl bir dolandırıcılık numarası yapıyorsa ortada hiç kanıt bırakmıyordu.

Kıyafeti belki de üç aydır değişmemişti, kış boyu üzerinden hiç çıkmamış olmalıydı. Adamın belli ki bir kışlık, bir de yazlık giysisi vardı sadece. Kışlık olarak da gri tonlarda yırtık bir kazak ve renginin ne olduğu anlaşılmayan eski bir kot pantolon giymekteydi. Yazlık olarak ne giyeceği ise bir muammaydı, çöplerde düzgün bir giysi bulabilmesine bağlı olarak değişecekti. Kokuya hiç girmemek en doğrusu olacaktı.

Kel adam, pek kokudan rahatsız olmamış olacaktı ki şikâyetçi olduğu kişinin boğazını sarılarak: “Gerçeği söyle, konuşsana…” diye bağırdı.

Diğer adam öfkelenmemeye çalışarak, polislerin kel adamı uzaklaştırmasını izledi. Ardından: “Dua et ki, beni buralara kadar getirip işime mani olduğun ve bana zarar vermeye çalıştığın için seni şikâyet etmiyorum,” diye ekledi. Oyunculuğu takdir edilesiydi gerçekten de.

“Adam haklı,” dedi Komiser. Aslında adamın yanında duruyormuş gibi görünse de adamı tutuklamak için eline bir koz geçmesini bekliyordu sadece. Bugünlük o koza ulaşamadıklarından dolayı adamı serbest bırakmak zorundaydı.

Birkaç dakika sonra kara sakallı adam karakoldan çıkmıştı. Başını gökyüzüne çevirip uzunca bir süre derin nefes aldı. Bir türlü İzmir’e bahar gelememişti. Havanın güneşli olduğuna aldanmamak gerekiyordu. Birkaç saate gök gürültülü sağanak yağışlı bir havaya bile dönebilecek sinsi bir bulut kümesi dolaşıyordu gökyüzünün dört bir yanında.

Karakoldan hemen uzaklaşmak istiyordu. Karakolun yanında hemen bir pastane vardı, İzmir’in kendine has deyişiyle anılan güzel gevrekleri vardı. Orada biraz soluklanmak için pastanenin girişindeki masalardan birine yerleşti. Buranın çalışanları iyi insanlardı. Arada bir buraya uğrardı ve karnını doyuracak kadar poğaça yiyebileceği nadir mekânlardan bir tanesiydi. Ama o sırada pek aç değildi. Sadece sessizce oturmak istiyordu. Düşüncelere daldığı için yanına yaklaşan birini fark ettiğinde de içi ürpermişti birden.

“İzmir güzel bir yer, değil mi?” diye sordu yanına yaklaşan kişi.

“Olabilir, hiç öyle şehirleri güzellik yarışına sokma âdetim yoktur,” diye karşılık verdi kara sakallı adam.

İzmir’in Bornova ilçesinde ikamet ediyordu yıllardır. Bir hanesi yoktu, banklarda yatardı. Onun gibi evi, yurdu olmayan insanlarla arasında bir bağ vardı. Buradaki düşkünlerin Kara Altın’ıydı o artık. Çünkü kapkara sakallarının ardında altından bir kişilik saklıydı. Bu lakaba o kadar çok alışmıştı ki gerçek ismini çok nadir kullanır olmuştu. Ne zaman eline bir yiyecek geçse, onu hemen tüketmezdi ve çevresinde en yakınında yaşayan aç olduğunu bildiği evsiz dostlarını bir şekilde bulur, onlarla paylaşırdı. Çoğu zaman az bir parça kuru ekmek kırıntısıyla idare etmesi gerekirdi. Yine de yaşamayı severdi.

Ahbapları ve polisler dışında yiyecek verirler umuduyla esnaflarla, bir de kendisinin planlı bir şekilde yanına yaklaştığı kurbanlarıyla diyaloga girerdi. Bu yüzden birisinin onunla muhabbet etmesi şaşırtıcı bir durumdu. Kendisinin aksine güven veren bir yüzü vardı. Elinde bastonu vardı ve yürürken sol ayağı topallamaktaydı. Yine de her topallayanın gerçekten de sakat olmadığını bilecek kadar sokaklarda yaşamışlığı vardı, ondan adama empati beslemesi için yeterli bir neden değildi elindeki baston.

“Sanırım bir yanlışlık sonucu karakola düştünüz?” diye sordu adam, hiç alınmamıştı anlaşılan. Bastonuna ve topal yürüyüşüne dikkatle bakılmasından rahatsız olmamış gibiydi, alışkın olmalıydı bu bakışlara.

Kara Altın, adamın gözlerine baktıkça garip bir his demetinin kendisini sardığını hissediyordu. Bu öyle bir duyguydu ki adama her türlü sırrını korkusuzca anlatabileceğine inanıyordu. Oysaki gözlerde bir gariplik yoktu, sıradan, ela gözlerdi. Ama adamın ses tonunda insanı etkileyen bir şey vardı, anlam verilemeyen. O konuştukça ona karşı güven adını verebileceği bir bağın oluştuğunu hissedebiliyordu.

“Hayır, adamı dolandırdım bir güzel ama şimdi de kanıtı olmadığı için polisler benim yanımda yer alıyorlar. Bir güzel komiser adamı azarladı. Görmen lazımdı,” diye anlatmaya başladı Kara Altın. Anlattıkça rahatladığını hissediyordu. Rüzgârın ensesine doğru esmesinin getirdiği rahatlık gibiydi, adama yüreğinde sakladığı ne varsa anlatabilirdi. Yeter ki adam ona sorsun, o yanıtını versin.

Bastonlu adam anlatılanlara tepkisiz yaklaşıyor gibiydi. Bakışlarından bir mana yakalamak zordu o an için.

“Demek dolandırdın… Bu polislerin pek hoşuna gitmeyecektir ama,” diye karşılık verdi, aslında Kara Altın’ı sinirlendirebilecek sözlerdi ama onun ağzından argo bir laf çıksa bile insanın ona kızası gelmezdi.

“Efendim?” diye tepki verdi Kara Altın. Birden adama neleri anlattığını idrak etmeye başlamıştı. Adam ondan uzaklaşmış, karakolun içine girmişti bile.

Kara sakallı adamı şaşkınlığıyla baş başa bıraktıktan sonra bastonlu adam karakolun içinde onu bekleyen kel adamın yanına gitti.

“Ne çabuk döndünüz,” dedi kel adam hayal kırıklığı içinde. Karakolun kapısında ikisinin konuşmasını gözlemlemişti. Bu kadar çabuk süreceğini beklememişti.

“Evet, beklediğimden çabuk bitti de ondan. Polisler artık onun yanında değil, sizin yanınızda yer alacaklar,” diye yanıt verdi bastonlu adam. Kel adam hala inanamıyordu. Polislerin alamadığı itirafı iki dakikada alabilmesine imkân yoktu. Adam o esnada bastonunun tutma yerini döndürerek açmaktaydı, içinde ses kayıt cihazı çıkmıştı.

Karakola adamın girdiğini fark eden Kara Altın sıvışması gerektiğini anlayacak kadar kendine gelmişti. O adama neden her şeyi itiraf etmişti, hala anlam veremiyordu. Ama olan olmuştu, fazla zamanı yoktu. Tahmin ettiği gibi de olmuş ve polisler tarafından karakola götürülürken bulmuştu kendini.

“Bırakın beni, benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Kara Altın’ım. Kimse beni aynı gün içinde iki defa aynı karakola götüremez,” diye bağırırken bir an için bastonlu adamı fark etti. Komiserin masasında ona ikram edilen çayını içiyordu.

Adama öfke dolu birkaç bakış attıktan sonra: “Nasıl bir hile yaptın, bilmiyorum ama bir şekilde yine karşıma çıkacaksın, Bay… Bay…” diye konuştu. Adamın ismini de bilmiyordu. Kendi karakterine has olarak gördüğü bir beceriyle alt edilmişti. Bu yüzden ona kendisi uygun bir isim bulmuştu: “Bay Fend!”

Adam ise sadece gülümsemişti, başka da bir tepki vermemişti. Ne demek istediğini anlamış bir hali vardı. Bu durum daha sinir bozucuydu, durumun gitgide kötüleştiğini fark eden Kara Altın polislere dönüp: “İzmir ne de güzel bir şehir değil mi?” diye sordu. Polislerle arasını iyi tutmalıydı ne de olsa.

Devam Edecek…

Gelecek bölümde: General, iki özel insan arasında kalıyor… 

Kategoriler: son insan

1 yorum

Son İnsan 1.4 – GÜRHAN ÖZTÜRK · Ağustos 3, 2017 10:55 am tarihinde

[…] Gelecek bölümde: İzmir’de bir dolandırıcı vakası… […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir