“LEYDİ KUZGUN”

(29.10.1995, Yirmi yıl önce, Mısır)

Piramitler gerçekten de olağanüstü yapıtlardı. İnsanı büyüleyen sıra dışı bir enerji yayıyorlardı sanki. Piramitlerin çoğu Eski Krallık Dönemi’nden Orta Krallık Dönemi’ne kadar firavunların mezarı için inşa edilmişti. Yüze kadar yakın piramit olduğu bilinmekteydi. Ama Mısır çöllerinde gerçekleşen beklenmedik bir doğal afet piramitlerin tarihine yeni bir veri eklenmesini gerektirecekti. Arkeologlar yakın zamanda meydana gelen toprak kaymasının ardından ortaya çıkan yeni bir piramidin çevresinde harıl harıl çalışırken çöl rüzgârları da şiddetini artırıyordu büyük bir hızla. Oldukça basit yapılı bir piramitti, uzaktan pek de şaşaalı görünmüyordu. Farklı milletten gelen arkeoloji uzmanları piramidin etrafında büyük çadırlar kurmuşlardı.

Askeri bir araç uzaktan ilk göründüğünde kadın bir arkeoloğun omzuna konmuş bir kuzgun ilk tepkiyi birkaç defa ses çıkartarak göstermişti. Arkeolog, gelen aracı dibinde durana kadar fark edememişti ama fark etmiş olsaydı bile pek keyifle karşılamazdı, çünkü insanlardan uzakta çalışmayı severdi, hayvanların yoldaşlığını daha çok tercih ederdi. Mısır’a geleli üç ay olmuştu. Çarşılarını dolaşırken bir hayvan satıcısında ilk kez görmüştü bu kuzgunu. Bir veteriner tarafından yakın zamanda iyileştirildiğini öğrenmişti, satıcının anlattığına göre çocuklar tarafından acımasız bir oyunun parçası edilmişti ve uçma kabiliyetini kaybetmesine neden olacak kadar elektriğe maruz bırakılmıştı. Kuzgunları severdi, çünkü kendilerinden büyük kuşlara bile korkusuzca saldırmaları, sorunlar karşısında pratik çözümler bulabilmeleri içinde yer aldıkları kargagiller ailesi arasında bile onu sıra dışı bir konuma yükseltiyordu arkeoloğun görüşlerine göre.

Hırsı sayesinde Mısır’a gönderilen Türk arkeolog ekibinin arasında yer alabilmişti ve bu gizemli piramidi bizzat keşfedebilme fırsatı yakalamıştı. Kuzgununun parlak nesnelere olan ilgisi buradaki çalışması esnasında çok faydalı olmuştu. Bulduğu bir kaç nesne arasında onu en çok etkileyen bir kolyeydi ve bu parlak kolyeyi fırçalamaya o kadar çok kendini kaptırdığı için askeri araç dibinde durana kadar misafirleri olduğunu fark edememişti.

Araçtan inen rütbeli asker sıcağın etkisi altına girmişti çoktan ve ter yüzünden bayılmamak için zor duruyordu. Ama bu durumu belli etmemeye çalışıyordu. Görevinin bilincinde bir askerdi anlaşılan. Arkeolog da ilk günlerde çöl sıcağına alışmakta zorlandığını hatırlıyordu, ama artık alışmıştı. Yine de uzun saçını kısaltmaya kıyamamıştı, saçı kömür karasıydı ve onu zor durumda bıraktığı oluyordu. Şapkaların da etkisi sınırlıydı. Çoğu zaman çalışırken işine odaklandığı için susuz kaldığı çok oluyordu. Neyseki bedeni dayanıklıydı ve çabuk pes etmeyen bir karaktere sahipti, kuzgun yoldaşı gibi.

Askerlerin rütbelerinden pek anlamazdı, yine de bir kaç rütbenin taşıdığı işaretleri tanırdı. Üniformasında taşıdığı üç yıldız onun yüzbaşı olduğunu gösteriyor olmalıydı. Gelen asker atletik yapılıydı ve uzun boyluydu. Kendine güvenen bir duruşu vardı. Arkeolog farkında olmadan askeri incelemeye daldığını fark etmişti. Yanlış anlaşılabileceğini düşünerek başka tarafa bakmak için çaba sarf etti. Askerin gözleri buraya ne maksatla geldiğini açık ediyordu. Arkeologun elinde tuttuğu kolyeyi göstererek: “İnceleyebilir miyim?” diye sordu.

“Tabi ki de,” dedi arkeolog. Kolyeyi uzattıktan sonra huysuzlanan kuzgun yoldaşını sakinleştirmeye çalışıyordu. Buradaki ekibe katılmasını askeriyeden tanıdığı bir komutan sağlamıştı. O yüzden gelen askere elinden geldiğince kibar davranmaya çalışıyordu.

Asker merakla kolyeyi incelemekteydi. Kolye yuvarlak kesilmiş altın bir levhanın üstünde kırmızı bir elmas ve büyük elmasın çevresinde dizilmiş üç tane beyaz renkte ufak elmaslardan oluşuyordu. Kırmızı elmaslar doğada oldukça nadir bulunurdu, bu yüzden arkeoloğun keşfi oldukça değerliydi. Rütbeli asker kolyeyi geri uzattıktan sonra: “Nadir bir parça bulmuşsunuz, Bayan…” diyerek arkeoloğun ismini öğrenmeye çalıştı.

  “Buradaki çalışmalarımı daha rahat sürdürebilmek adına gerçek kimliğimi açık etmek pek istemiyorum. Ama burada bana Kuzgun diye hitap ederler,” diye yanıt verdi arkeolog. Gerçekte böyle bir durum yoktu. Basit bir yalan olduğu kolaylıkla anlaşılabilirdi, omzuna bakan yoldaşına bakan herkes tarafından. Ama gelen asker yalana inanmış gibi davranmıştı.

“Sizinle tanışmak büyük bir onur, Leydi Kuzgun. Ben de Kıdemli Yüzbaşı Serhat Seçkin.”

“Tanıştığımıza memnun oldum, Yüzbaşı,” dedi arkeolog gülümseyerek, ama bir an evvel askeri başından savıp çalışmasına geri dönmek istiyordu.

“Sizi fazla tutmaya niyetim yok. Sadece piramidi yakından görmek istemiştim ve dilinden anladığım birinden de piramit hakkında öğrenilen son gelişmeleri dinlemek.”

“Daha piramit keşfedileli beş ay bile olmadı. Elimizdeki bulgulara göre en fazla denilebilecek şey bu piramit Mısır halkının inşa ettiği ilk piramitlerden olduğu. İncelediğimizde diğer piramitlere nazaran daha fazla hata tespit ettik ve birkaç noktada da diğer piramitlerde pek fazla rastlamadığımız yamukluklar belirledik. Birkaç noktadan eğilmeye başlamış olsa da üzerine binen kum yığını sayesinde yıllardan beri kendini koruduğunu söyleyebilirim.”

“Bilgilendirme için teşekkür ederim, Kuzgun Hanım.” dedi asker. Hitap şekliyle arkeologla alay mı ettiği yoksa ciddi olarak mı öyle konuştuğunu anlamak mümkün değildi, çünkü asker disiplinli duruşunu ve ciddi ses tonunu hiç bırakmıyordu. Arada bir yüzünde beliren gülümsemeler bile oldubittiye getirilen mimiklerdi. O sırada asker, arkeoloğun yoldaşının parlak kanatlarına gözleri takılmıştı. Bunun farkına varan arkeolog: “Kuzgun hep benim uzun seyahatlerimde yoldaşlık etti bana, ben de onun bakımıyla uğraşarak ona teşekkür ediyorum işte. Kanatlarının diğer kuzgunlarla kıyaslanamayacak kadar parlak olmasını garip karşılamadığınızı umuyorum,” diye açıkladı.

“Açıkçası yoldaşınıza isim verme gereği duymamanıza şaşırdım. İnsanlar sizinle konuşurken yanlış anlaşılmalar olabilir,” diye karşılık verdi asker. Bunu da oldukça ciddi bir şekilde söylemişti, ama arkeolog bunu şaka amaçlı söylenmiş olduğunu düşünmüştü.

“Kendisi bana bir isimle hitap etmeme gerek olmadığını belirtmişti bir keresinde,” dedi arkeolog göz kırparak.

Asker ciddi yüzünde beliren gülümsemeye engel olamadı. Ardından: “Sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim en iyisi. Tekrardan tanıştığımıza memnun oldum. Umarım yine bir gün daha serin bir yerde karşılaşırız,” dedi.

“Ben de öyle umuyorum.” dedi arkeolog ve iki eli de dolu olduğundan başıyla veda ettikten sonra işine geri döndü. Yüzbaşı aracına geri döndükten sonra kuzgun yoldaşı tekrardan huzura ermiş bir insan gibi gözlerini kapayarak uyumuştu.

Arkeolog kolyeyi koca bir kayanın üzerine yavaşça bıraktıktan sonra terlemiş saçını toparladı ve buz dolu bardağa doldurduğu sudan içmeye başladı. Askerle olan konuşması susuzluğunu fark etmesini sağlamıştı. Yakından gelen ayak seslerini duyduktan sonra: “Yine mi?” diye feryat etti içinden. Ama bu sefer gelen genç birisiydi. Esmer ve uzamaya yüz tutmuş saçı olan bir gençti. Utanmış bir yüz ifadesiyle: “Umarım yoğun olduğunuz bir anınızda gelmemişimdir,” dedi.

“Hayır, ben de mola veriyordum tam,” dedi nazik bir sesle arkeolog. Aslında içinden gencin ne diyecekse deyip hemen toz olmasını diliyordu.

“Bir kolyeden bahsedildiğini duydum da, daha doğrusu kulak misafiri oldum,” dedi genç utanmış yüz ifadesi yavaşça meraklı birinin yüz ifadesine doğru dönüşürken.

“Evet, bu tür konulara meraklı biri misin?” diye sordu arkeolog gencin şu meraklı, dünya turuna çıkmaya karar vermiş, zengin üniversite veletlerinden biri olduğunu sanarak.

“Sayılır. Ona bir dokunabilir miyim? Sadece elimde onu hissetmek istiyorum tabi bir sakıncası yoksa,” dedi bu sefer genç.

“Emin değilim, daha onu doğru dürüst inceleyemedim. Kum yığınına düşürürsen tekrardan iki üç saatimi onu fırçalayarak geçirmek zorunda kalabilirim,” diye genci nazikçe başından savmaya karıştı.

“Gerçekten de çok dikkat ederim, söz veriyorum,” diye ısrar etti genç.

Arkeolog bir süre bir şey diyemedi. Kuzgununa danışır gibi bakınca onun asker gelmeden önceki halinden bile daha sakin olduğunu fark etti, askere gösterdiği hırçın bakışlardan sonra şimdiki tavrı pek bir garipti.

Arkeolog, kuzgunu omzundan alıp kayalardan birinin üzerine bıraktı. Uykusunu sürdüren kuzgunun parlak kanatları dikkatini çekince genç: “Kuzgunun kanatlarını fırçaladığın süre zarfını keşif çalışmalarına ayırsaydın Mısır baştan kurulabilirdi bana kalırsa,” diye yorumda bulundu.

“Alay etmeyi sürdürürsen kolyeyi gösterme konusunda daha fazla hayır yanıtı duyacağına emin olabilirsin,” dedi arkeolog şakadan pek hoşlanmadığını belli ederek.

Gencin birden o baştaki heyecanlı halinden eser kalmamıştı, bu sefer yılmış bir edayla: “Peki, öyle olsun. Sadece yardım edebileceğimi düşünmüştüm. Neyse sana kolay gelsin,” dedi ve uzaklaştı. Aniden gencin ruh halinin değişmiş olması garipti, ama üzerinde bu konuyu düşünecek hali yoktu. En azından genci başından savmıştı.

Arkeolog tam rahatlamıştı ki bu sefer de başka birisi geldi. Neyse ki bu sefer gelen kişi stajyer arkeologlardan birisiydi. Sarı saçını omuzlarına yaymış kız heyecanla yanında getirdiği haritaları masaya koydu. Dişlerindeki teller çöl güneşinin etkisinde parlıyordu. Arkeolog öğretmenine hayran bir bakış atarak: “Hocam, gerçekten de harikasınız,” dedi.

“Ne oldu ki şimdi?” diye sordu arkeolog. Öğrencisinin durduk yere neden hayranlığını dillendirme gereği duyduğunu anlayamamıştı.

   “Eski Mısır dilini nasıl konuşuverdiniz şu demin yanınızda olan gençle. Hayranlıkla dinledim,” diye yanıt verdi öğrenci kız.

“Ben de Eski Mısır dilini konuşabildiğimi bilmiyordum,” dedi şaşkınlığını göstermemek için çaba gösteren arkeolog. Kuzgununa yanıt ararcasına dönüp baktı, ama o huzurlu uykusunu sürdürmekteydi.

Devam Edecek…

Gelecek bölümde: İki kadim dost bir araya geliyor… 

Kategoriler: son insan

1 yorum

Son İnsan 1.2 – GÜRHAN ÖZTÜRK · Ekim 14, 2017 8:49 am tarihinde

[…] Gelecek bölümde: Yirmi sene öncesine, Mısır topraklarına gidiyoruz.  […]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir